Offff yeniden Mecburi Hizmet… Kaçıncı bu..

2009 Mart 9
hilmiapak tarafından

Sorun nedir biliyor musunuz… Sevgi eksikliği. Eğer ülkeni seversen içindekileri de seversin. Eğer içindekileri seversen onların kalbinden dünyayı görür ve sevgini verirsin. İşte demokrasi böyle birşeyin parçası.

Ben papatya gibi kendiliğinden biten tıp fakültelerinde bir bilgisayar başında powerpoint ile ders verilebilecek kadar öğrenciye ders anlatırken “artık yeter biraz da batı sahillerimizi görelim bakalım” diyerek batıdaki hastanelere şef olarak atanan meslekdaşlarımın yerine “biraz da kendilerini bişey zanneden zalim batılı “hocalar” gitsinler görsünler” zihniyetiyle yapılan becayişi anlamakta güçlük çekiyorum. 

Bir madde varmış. Bu madde ben tıp fakültesi 1. sınıftayken de varmış. Bu madde birileri kitapları karıştırırken umut olmuş zavallı genç fakültelerime. Ben dahil herkes “gönüllü” olarak “mecburi” hizmete gidiyoruz.

Döndüğümde madalya istiyorum artık. Bu kadar dayak yedikten sonra hala dayak yediğim yere döndüğüm için… Bir kahraman gibi karşılanmak istiyorum artık. Madem gitmemek vatan hainliği ile bir tutuluyor ben de bunu istiyorum. Tabi eğer dönme zamanım geldiğinde “senin kadronu kapmışlar aslanım bekle orda” diyen birisi olmazsa.

Ey Kamuoyu, ey yollayan….. Demokrasi birgün sana da lazım olacak. Kalbindeki sevgiyi eksik etme benden. 

Bil ki kalbimiz kırık gidiyoruz.

Ailem ve çocuklarım mı? İktidara gelişinde kardeşlerini boğdurtma yasası çıkartanların torunlarıyız biz. Bize adam mı dayanır?

Kandilinizi kutlarım

2009 Mart 7
hilmiapak tarafından

Hz. Peygamber’i sevmek ve onu örnek almak demek; onun, insanlığın huzuru ve kalıcı mutluluğu için yaptığı çağrıyı günümüze taşıyarak hayatımıza yansıtmak, davranışlarımızı onun örnek ahlâkına, emir ve tavsiyelerine göre şekillendirebilmek demektir. Çünkü O’nun örnek hayat çizgisi, söz ve davranışlarının temsil ettiği değerler bütünü bizler için her zaman yaşanabilir ve uygulanabilir özelliktedir.

Yüce Rabbimizin peygamberleri meleklerden ve olağanüstü güçlere sahip ve başka alemlere ait varlıklardan değil de içimizden seçmesi, bir beşer olarak göndermesi, peygamberlerin davetinin insanlar için anlaşılabilir, yaşanabilir, yapılabilir olduğunu göstermek içindir.
(Alıntıdır.. Yazarına teşekkür olarak siteye ekledim.)

NIETSZCHE (mi? Türkçesi düzelmiş)

2008 Ağustos 9
hilmiapak tarafından
HAYAT…
Gidene kal demeyeceksin. ..
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır
Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme,yoksa değersiz olan hep sen olursun…
Düşün…
Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter…
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini…
Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz. ..

Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum Oynadım.
Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde, hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.

demiş…. Böyle bir yazıyı yazabilen acaba ebedi yalnızlığın kurtuluşu olan aşka tutulmuşmudur gerçekten? yoksa bu onun değil mi?

Bu şiiri beğenenlerin “HATALI ALANLARIMIZ” kitabını okumasını tavsiye ediyorum.

Mustafa Kemal’i olmayan bir Sevr kulvarındayız.

2008 Temmuz 2
hilmiapak tarafından
(Yaşar Nuri öztürk Hocayı bir gün hastanemizin dindar hocalarından birisinin odasında görmüştüm. O zaman sadece gazetelerden eşinin başının açık olması nedeniyle tanıyordum. Milletvekili de olmamıştı. Ama artık herkes gibi ben de onu iyi tanıyoruz. Kendisinin de Atatürk gibi görevlendirildiğini ve İslam’ın aydınlık yüzünü dünyaya tanıtmak istediğini biliyorum. Bugün güzel bir yazısını okudum. Tam da hislerime tercüman olduğu için kopi-peyst yaptım. Umarım bana kızmaz.)

Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği

Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği

Batı’nın, özellikle Avrupa’nın Türk Ordusu’na kini tarihin tanıdığı en amansız kinlerden biridir.

İngilizler İstanbul‘u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/138)

Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarı döneminde tanık oldu. Anımsayalım, bir AKP ‘milletvekili’nin TBMM‘deki ‘Mareşal Atatürk’ tablosuyla, TBMM‘de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000′li yıllarda tartışılmıştı.

Aynı AKP‘nin kurmay isimleri Türk Ordusu’ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin,Türk Ordusu’na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve başkentin ‘askerî bir kent’ görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.

Ayrı ve talihsiz bir örnek…

Ne ilginç! Atatürk’ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyle yapmaktalar.

Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:

“Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi.” ((Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/138)

Bugün de aynı değil mi?

İlker Başbuğ’un İsrail gezisi sırasında çekilen resimleri ve bunların dinci bir gazetede yayınlanması, Türk Ordusu’ndan rahatsızlığın tarafları arasındaki yardımlaşmanın yeni bir belgesidir. O fotoğrafları o dinci gazeteye kimler servis yaptı? Her halde turist rehberleri değil.

TÜRK ORDUSU NEDEN RAHATSIZ EDİYOR

Batı’nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp Türk tarihinde aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.

Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece ‘asker’ olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde…

Türkiye’nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.

Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu’nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde…

Batı’da; demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa‘da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:

1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon’un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa dönüş, 1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871′de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.

Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk’ün eşsiz dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk’e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini, tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.

Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.

Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk’ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.

Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye’nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.

İşte bugün bu ‘mümkün’ gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye’de, Atatürk’ün Anıtkabri’ni yok etmeyi Kâbe’yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.

Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKPyi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP‘de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun her şeyi bulmasındandır.

O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:

1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,

2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.

Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:

“Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 17/290)

İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı’yı rahatsız eden temel sebep budur.

Bu temel sebebi bilmeden Türkiye’nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.

AKP‘NİN DIŞ POLİTİKASI

Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP‘nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır. Eğer ‘basiretsiz’ tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.

Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.

Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.

İLK ADIM MGK

Türk Ordusu’nu etkisizleştirme operasyonu, MGK’ya tasallutla başladı.

Tabiî önce MGK, sonra da devamı…MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..

Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa’nın bir tür ‘üst kurmaylar Grubu‘ olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur…O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB‘ye üye yapacaklarını sanmak da öyle…Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK’nın kolu-kanadı kırılıp ’sivilleştirilme’ işlemi TBMM‘de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.

MGK’nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu’na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.

6 Ekim 2004 İlerleme Raporu’nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları’nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi’ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi’ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.

Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:

“Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB’nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor.” (Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, s.27-28)

Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.

SÖZÜN ÖZÜ

Avrupa’nın Müslüman Türk’ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr’i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.

Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.

Mustafa Kemal Atatürk‘e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.

Şimdi, Türk yeniden ‘Hasta Adam‘ haline getirildi. Düyunu Umûmiye, değişik adlar altında yeniden yaratıldı. Sevr’in şartlarını, çeşitli gerekçelerle ’sineye çekilir’ bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.

Batılı-Haçlı için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.

Mustafa Kemal’i olmayan bir Sevr kulvarındayız.

dünyayı kurtarmayı düşünmek için geç değil

2008 Haziran 11
hilmiapak tarafından

Bolivya Başkanı Evo Morales, gezegeni kurtarmak için kapitalist modelin terk edilmesi ve Kuzey’in “Ekolojik Borç”unu ödemesi gerektiğini söyledi. BM’nin VII. Bölgesel Forumunda Morales tarafından sunumu yapılan 10 maddenin ilkiydi ve uzun konuşması yıllık toplantının katılımcıları tarafından alkışlandı.

Morales Ayma, gezegenimizi yaşamı ve bütün insanlığı korumak için 10 madde sıraladı. Bunların başlıcaları; gezegenimize saygı, savaşlara son verme, dayatma olmayan karşılıklı ilişkiler, su ve toprağın insan hakki olması, temiz enerji, biyoyakıtların terk edilmesi, temel hizmetler, yerel olarak üretilenlerin öncelikli hale gelmesi, kültürel çeşitliliğin teşvik edilmesi ve sosyalizmle “iyi yaşama” düşüncesi ve gezegenimizle uyum içinde olma.

Başkan insanlığın, hayatın ve gezegenimizin önünde iki yol olduğunu belirtti. Ya gezegenle ve üstündeki yaşamla uyum içinde yaşam biçimi benimsenecek ya da kapitalizm ve ölüm dünyaya hakim olacak.

Morales gezegenimizi kurtarmanın tek yolunun, bencil bireyciliğe ve kar hırsına götüren düşünce tarzına son vermekle olacağı konusunda ısrarlı. Yerel halklara köylülere ve dünya devletlerine; gerektiği kadar tüketmelerini, yerel olarak üretilene öncelik verilmesini ve fazlalık ve lüksten uzak durulması gerektiğini söyledi.

Başkan, iklim değişiminin gezegendeki insanlardan kaynaklanmadığını, hakim kapitalist sistemin sınırsız gelişen sanayisinin bir ürünü olduğunu söyledi. İşte bu nedenle insanlığın sömürülmesinin ve doğal kaynakların talan edilmesinin sona erdirilmesinin önemli olduğunu hissettiğini de ekledi.

GEZEGENİMİZİ KORUMAK İÇİN ON EMİR:

1. Gezegenimizi korumak için kapitalist sistem yok edilmeli, dış borç ödeyen güney ülkeleri değil, kuzey ülkeleri dünya genelindeki ekolojik borcunu ödemeli.

2. İmparatorluklara, ulusötesi şirketlere ve birkaç aileye hizmet eden, fakat halklara yararı olmayan savaşlara SON VERİLMELİ ve anlaşmaya gidilmeli. Savaşa ayrılan milyarlarca dolar yanlış kullanım ve talan yüzünden zarar gören gezegenimizin düzeltilmesi için kullanılmalı.

3. Ülkeler arasında emperyalizm ve sömürgecilik olmadığı bir dünyada, hakimiyet değil birlikte yaşama ilişkisi geliştirilmeli. İki ve daha çok taraflı ilişkiler önemli çünkü bizler diyalog ve sosyal birliktelik kültürüne inanıyoruz. Bu ilişkiler bir ülkenin diğerine bağımlılığını getirmemeli.

4. Su insan hakkıdır ve gezegendeki bütün canlıların hakkıdır. Suyun özelleştirilmesi bu nedenle doğru değildir.

5. Doğayla dost, temiz enerji kaynakları geliştirin ve enerji israfını durdurun. 100 yıl içinde milyonlarca yılda oluşmuş fosil yakıtlar tükenecek. Biyoyakıtları özendirmeyin. Bazı ülkelerin topraklarını insanlara gıda sağlamak için değil lüks araçların biyoyakıtı için kullanmaları kabul edilemez. Bu konuda hükümetlerle tartışılmalı ve toprakların insanlığın yararına kullanılması gerektiği bilinci yaygınlaştırılmalıdır.

6. Gezegenimize saygı gösterin. Kabilelerden ve yerli halkların tarihsel öğretilerinden gezegene nasıl saygılı olunması gerektiğini öğrenin. Toplumun tüm katmanlarında gezegenimin annemiz olduğu konusunda ortaklaşa toplumsal bilinç geliştirilmeli.

7. Su, elektrik, eğitim, sağlık, haberleşme ve toplu taşımacılık gibi temel hizmetler insan hakkı olarak görülmeli, özelleştirilmemeli ve kamusal hizmetler olarak kalmalıdır.

8. Gerektiği kadar tüketin, yerel olarak üretilene öncelik verin, çok ve lüksten kaçının. Milyarlarca insan asgari standartlarda yaşarken bazı ailelerin lüks düşkünlüğü kabul edilemez.

9. Kültürel ve ekonomik çeşitliliği teşvik edin. Farklılıklarımız bizim doğamızda. Beyaz, kahverengi ve siyahların kaynaştığı bir devlet.

10. Herkesin iyi yaşayabilmesini istiyoruz fakat bu başkalarının kötülüğü pahasına olmamalı. Gezegenimizle barışık sosyalist toplum inşa etmemiz gerekiyor.

28 Nisan 2008 (internetten)

İnternetten bulduğum mecburi hizmet yorumu

2008 Haziran 11
hilmiapak tarafından

Sağlık Bakanı OSS Başkanına demiş ki: Her yıl 5000 doktor mezun oluyor. Siz de 5000 TUS kadrosu açıyorsunuz. Lütfen açmayın da biz de mecburi hizmete adam bulalım.
Sonra sayı bu sene 2500 e düştü. Ama biz bunu hiçbiryerde okumadık görmedik. Siyaset budur işte. Kölen var mı makbulsun.

Yeğenim Ceren’in zekasını ve enerjisini doktor olmak isteyerek harcamasına (=benim yaptığım hatayı yapmasına) engel olacağını bilsem bu yazıyı ona zorla okuturdum..
Şimdi gene internette bir arkadaşımın yazısını gönderiyorum:
Bundan sonrasının sorumlusu ben değilim….

ODTU mühendislik bölümlerini 2 yıl daha uzatsalar toplam 6 yıl , eğer 6 yılda bitirebilirsen diplomanı almak için seni doğuda iki yıl çalıştırsalar.
Bir de master yapmak istersen 2 yıl yerine 4-5 yılda yapacaksın, sonra senin master sertifikanı alabilmen için 2 yıl daha doğuda hizmet vermen gerekir deseler.
Bu yılların en az yarısında 6+5: 11 yıl / 2,5 – 5 yıl, 3-4 günde bir odtude gece kalıp nöbet tutacaksın deseler .
Hayır ben devlette çalışmıycam Arçelik’te iş buldum diyene, olmaz benden hem sen hem Arçelik izin almalı, ben kimi uygun görürsem deseler.
Kötü koşullarda az paraya çalıştırsalar ve 24 saat hizmet bekleyip istediği saat te seni arama hakkını kendilerinde görseler.
Sen yıllardan sonra ekonomik olarak daralırken okumayan yada daha kolay bölümlerde okuyan arkadaşların senden daha iyi yaşasa. ne yapardınız ?

KENDİ KENDİNE SÖYLENİP ÇALIŞMAYA DEVAM EDERDİNİZ
ÇÜNKÜ BİZLER CAHİL VE KÖTÜ NİYETLİ ÇOBANLARIN ELİNE DÜŞMÜŞ ÖKÜZLERİZ.

Ne oluyor bize?

2008 Mayıs 19
hilmiapak tarafından

Ben çocuklarımı savaş, kavga, huzursuzluk olmayan bir dünyada büyütmek istiyorum.

Siz; memlekette kardeşi kardeşe düşman edenler, bu ülke bölününce ne olacağını zannediyorsunuz? Yeniden birleşip kurtulacağız. Biz cıva gibiyiz. Birbirimizden bir süre için ayrılsak ta, nefret etsek te yeniden bir araya gelmemiz bir doğa işidir, Allah’ın lütfudur.

Siz kardeşinizi islamcı, laikçi olarak ayırdeden gençlik: yanlış yollara sapmayın. Kalbinizdeki sevgiyi yok etmeyin, şartsız, sınırsız ve kuralsız sevin herkesi.  Herkesin düşünce özgürlüğünü de sevin. Ona ihtiyacınız olabilir birgün….

Köy Enstütüleri neden kapatıldı

2008 Nisan 17
hilmiapak tarafından

Bugün saatli marif takvimide 17 nisan adı altında diyor ki köy enstütüleri kapatıldı. Şu kişi tarafından kuruldu, şu kişi tarafından siyasi nedenlerle kapatıldı. Sonra bir arama yaptım. Aman efendim; kapatılmasınmıymış,  efendim o köy enstütülerine gidenler sonra köyü terkedermiş, okuyan az olduğu için yapılmış şimdi gerek kalmamış, dinsiz yetiştirirmiş, komunist yetiştirirmiş.

Bence istemeyen gitmezdi olurdu biterdi. Ama esas niyet soğuk savaşı ve taktiklerini uygulayıp birşeyleri yıkmak…

Ülkemizdeki sorunlara bakıyorum da en önemli sorun “insanlar arasında iletişim”. Ben karşıt görüşlü bir taksi şöförüyle tartışıyorum. Ama kavga çıkmıyor. Arabasının kapısını kırmıyorum. O da gözlüklerimi.

İkinci eksiğimiz sevgi, üçüncüsü saygı.

Köy enstütüsü olunca ne olur? İstemeyen gitmez. Gidenler de faydalanır. Benim arkadaşımın annesi köy enstütüsünde piyano çalmayı öğrenmiş. Okumuş çocukları var. Hepsi faydalı insanlar. Hiçbirisi de dinsiz değil.

Köyde kütüphane olmasının kime zararı vardı ki. Ya da Ayşe teyzenin piyano çalmayı öğrenmesinin….Eminim kapatılmasaydı bu kurumlar bugün Ab peşinde koşmazdık tüm dünya bizim peşimizde koşardı.

Biz bir nöbet teslimini 40 dakikada bitirebiliyoruz. Koskoca ülkeyi yönetenler bakanlığı bir el tokalaşması süresince teslim edip eski görevlileri de işten uzaklaştırıp herşeye yeniden başlıyorlar. Bu ne demek? Bu saygı yok demek.

Ben kalplere sevgi, akıllara saygı gelmesinin, para hırsının tatminsizliğin gitmesinin zamanı geldi de geçiyor diyorum. Siz hala düşmanlık devam etsin mi diyordunuz?

Facebook

2007 Ekim 23
hilmiapak tarafından

Galiba ilkokul öğretmenime ve arkadaşlarıma ulaşmama az kaldı. Hissediyorum. Gençler hemen ulaşmışlar baksana. Ama ben ümidimi yitirmedim. Mutlaka erişeceğim.

Allah Allah..

2007 Ekim 1
hilmiapak tarafından

http://www.youtube.com/watch?v=_S7-nAeiEqU
Gizli kamera çekimi demişler ama değil. Adam bilerek konuşuyor. Hem de kaç kez.
Diyor ki: Yolun ortasında bir kere daha durup düşmanı kışkırtmayın.
Şimdi altında da bizim birtakım gençlerimiz birbirlerine sataşıyorlar. Kimisi onu övüyor, kimisi de küfrediyor.
Birisinin bile aklına bu düşman kelimesi gelmiyor. Nedir bu düşman?
Ben kendimi 1923 yılında kurulmuş olan ve ismi “Türkiye Cumhuriyeti” olan, anadili Türkçe, laik, demokratik hukuk devletinin vatandaşı olarak görüyorum. Peki bu insanlar ne olarak görüyorlar? Yanıldığım birşey mi var? Anadolu da biz kime karşı mücadele edip bu ülkeyi kurduk?
Mücadele ettiğimiz “işgal ettiğimiz” bu topraklarda yaşayan insanlar sonradan bize düşman mı oldular? Yoksa bu aşağılık adamın yaptığı gibi zavallı gençleri kendi memleketlerine düşman mı ettiler?
şeriat getirmek için diyerek…