Türkan Saylan’ı kaybettik.
Çok gururlu bir insan olarak kaldı beynimin izlerinde. Beşinci sınıfta deri hastalıklarında stajda iken odasına girmiş bekliyorduk. Daha önceden tanışmış arkadaşlarımız vardı. Lepra yani cüzzamla savaşta hep birlikte gittikleri güneydoğudaki fotoğraflarını görmüştüm. Dik duruşu ve sert bakışları sinirime dokunmuştu. Bir insan bu kadar iyi olamaz demiştim. Mutlaka bir bozukluğu olmalıydı henüz keşfedilmemiş. O zamanlar güneydoğu, inşaat amelelerinin doğdukları yerlerdi bizim gözümüzde. Kırolar yaşardı. Oradan pek adam yetişmezdi. yetişse de oralı olduğunu gizlerdi. Sonra bize leprayı anlattı. Fotoğraflar gösterdi. Oradaki küçük çocukları, burunlarında akan sümüklerine rağmen hiç güzelliği bozulmamış evlatları gösterdi. İyileştirdiği yüzlerce hastanın dışında giden komunist öğrencilerin çektikleri fotoğraflardı. Oniki eylül olup bitmişti ama hala kimin akıncı kimin komunist kimin faşist olduğunu anlıyabiliyorduk. Böyle şeyleri solcular yapardı. Bense bir inek öğrenciydim. Bu hoca da olsa olsa “komunist” olmalıydı.Ne Türk islam sentezi ne de dindar olabilirdi. Dinci hiç olmazdı. “Demokrat” olamazdı çünkü parayla derdi yoktu. O dersten sonra Bakırköydeki Lepra Hastanesine gittik birkaç arkadaş minibüsle dolmuşla. Oradaki on onbeş hastayı ve çektiklerini görünce anladım Türkan Hocanın nasıl seçilmiş bir insan olduğunu. O Hastalardan yüzlercesinin olduğu köylere gidiyor onlara yardım ediyor, onları iyileştiriyordu. Kendisini bir daha staj boyunca görmedim çünkü yine Van’a gitmişlerdi.
O zamanlar pekeke doğrudürüst bilinmezdi.
Aradan yıllar geçti.
İki yıl önce bir kongre açılışında konuşma yaptı. Kardelen projesini anlattı. “Off” dedim. “İşte bu kadın ülkenin lideri olursa fitne fücur ortadan kalkar. Karanlıklardan aydınlığa bu kadın çıkartır adamı.” Gözlerim yaşardı. Ayakta alkışladım. Fotoğrafını bile çektim. Toprak ağalarıyla, sözde miletin temsicileriyle yaptığı konuşmaları anlattı. Kardelen öğrencilerinin büyüyerek öğretmen olmalarını anlattı. Ağlayanlar vardı ama ayıplamadık. Bin kişilik salonda onun annesinin hiristiyan olduğunu düşünebilecek durumda kimse kalmadı, kalamadı. Herkes duygulanmıştı.
Vay be dedim. Güneydoğuda devletin yapamadığını kadın başına yapmış. Sonra Köy enstitüleri geldi aklıma. Onları İsmet inönünün kapatması… Dedim ki biz kanser olmuşuz da haberimiz yok. Bu ilaç gibi kadını doğuran “ana”nın eline sağlık. Öpesim geldi onu sarılarak ellerinden. Ama utandım.
Sonra bir sabah televizyonda gördüm. Sorgulanmış. Kanser olduğunu orda öğrendim. Benden çok herhalde 30bin kızı üzülmüştür hastalığına dedim. Ne kanseriydi bile diyemeden e-posta kutuma bir mektup düştü, Kayseri’den. Develiden. Meğerse beni kendisine bu kadar bağlayan ve sevdiren kadın katolik bir annenin vatan haini kızıymış. Dinlerini değiştirsinler diye misyonerlik yapıyormuş. Anında soğudum ondan. Nefret sardı içimi. Nasıl bu kadar saf olabilirdim. Nasıl inandım ona…. Kandırmacaydı demek herşey. O güzel idealler, o güzel umutlar… Sen ne hainmişsin be Türkan Hocam……………..
Not: Son cümleyi okuyup Kayseriden gelen salak mektuba inandığımı sananlar olmuş. Gerçek vatan hainlerinin din kisvesiyle ülkeyi oyduklarını bilecek ve anlayacak yaşta ve zekada olduğumdan son cümlemi onlarla alay ediyorum olarak algılayın lütfen. Hiçkimse Türkan Saylanın yaptıklarını bu kadar dangalakça küçük düşürmeye çalışmamalı. Tarih onu hakettiği yere koyacaktır. Kendisi vergilerimizle küçük gemiler alıp hormonlu mısırları tavuk yemi diye yutturmaya çalışanlar ve de yutanlar gibi unutulmayacaktır. Hilmi