Yeni Siteme Buyrun

2009 Ağustos 18
hilmiapak tarafından

Artık sanal olan bu  dünyada daha da sanal bişi olan sanaldünya’da kendime bi sanal ev aldım. Daha azsanal bi ev almama az kaldı. Gözümü Çanakkaleye diktim emeklilik için belki ama bu sanal sanal dünya için şimdilik adresim şöle:

hilmi.apak.gen.tr

Bir tık mesafesinde kendi kendime konuşacağım. Ne diyor bu kaçık diyorsanız siz de okuyun. Okumakla birşey kaybetmezsiniz. Ama kesin biraz sevgi, biraz da neşe alırsınız kalbimden.

Anemi sayısı editörüydüm. (2009)

2009 Temmuz 30
hilmiapak tarafından

Türk Pediatri Arşivi Kongre sayısı kansızlık konusunu işledi. “Konuk” editördüm. Editoryal yazımı sizlerle paylaşıyorum.

Tatil

2009 Temmuz 22
hilmiapak tarafından

Sözlükte arka sıralarda “yorgun” sözcüğünden daha önce ve “çalışmak” sözcüğünden çok sonra ortaya çıkıyor. Herkesin gereksinimi var.

Tatil yapılan birşeydir. Tatilde eğlence de vardır. Ama herşeyden önce insan ailesine ve kendisine vakit ayırır. Önce kendime gelecekte bir yer edinmek için İtalyadaydım. Sonra ailemle Kıbrısa gittim. Tüp patladı diyorum soranlara. Çünkü çok yandım. Orada Ailemle de güzel vakit geçirdim. Darısı gidemeyenlere.

Bizimkiler

2009 Haziran 8
hilmiapak tarafından

Bizimkiler hasta olunca, yetiştirdiğimiz bunca hekime uzmana güvenmez.  “Hoca” muayene etsin ister…. “Hoca” ameliyat etsin ister.

Bilmemkaç sene okuduktan sonra yetinmeyip askerliğin ve mecburi hizmetin üstüne bir de hepinizin “asistan”lık olarak bildiği uzmanlık öğrencisi doktorlar ve dahi onların diploma üzerine diploma almış olanı olan uzmanlar bizimkileri kesmez. Onları hocalar keser.

Sebebini bilemem.

Ama hocalar da bedava bakarlarsa sevaba girip cennete gideceklerinden bizimkiler bedava baktırmak için ellerinden geleni yaparlar.

“Tarlamızı önümüzden akan dereden bedava neden sulayamıyoruz?” demez de “hocalara neden bedava muayene olamıyoruz efendim” de derler.

Bizimkilerde bakkalın, manavın, kasabın da  “hoca” olanı makbuldur. Başbakanı, sağlık bakanını da hoca olanlardan seçeriz. Aşağısı kurtarmaz.

Yani “hoca” olmak “makbul bişey“dir bizim memlekette.

Sağlık Bakanı’da ağzını bozdu.

2009 Haziran 8
hilmiapak tarafından

Ve de kalbimizi kırdı.
Önce şunu diyeyim. Benim muayenehanem yok.
Sağlık Bakanı diyor ki: “1200 kişi için yaygara koparıyorlar.”
Böyle konuşmasa, populist olduğunu söylemeyecektim.
Politikadan ve poltikacılardan bu yüzden nefret ediyorum.
Üçüncü defa çıkıyor bu tamgün yasası ve daha önce neden olmadıysa yine olmayacak. Bizler balık hafızalarımızla bu bakanı da unutacağız tıpkı diğerleri gibi.

Bakalım bu “okumuş”a saldırı ne zaman sona erecek.
Ey bu gazete haberinin altına:” İyi oldu paragöz doktorlara” diyen gafil vatandaş. Biraz da nefret ettiğin Tabipler Odasının gerekçesine göz gezdir. Belki o zaman gelecekte başına gelecekleri anlarsın. Ama sen düşünme. Seninkiler herşeyi düşünür. Sen okuma. Seninkiler herşeyi bilir. Sen kafanı yorma. Seninkiler mutlaka bişeyler biliyordur.
Bu dünyada bir tek seninkilerin Allah’ı var. Biz ruh taşımıyoruz.

Türkan Saylan’ı kaybettik.

2009 Mayıs 19
hilmiapak tarafından

Çok gururlu bir insan olarak kaldı beynimin izlerinde. Beşinci sınıfta deri hastalıklarında stajda iken odasına girmiş bekliyorduk. Daha önceden tanışmış arkadaşlarımız vardı. Lepra yani cüzzamla savaşta hep birlikte gittikleri güneydoğudaki fotoğraflarını görmüştüm. Dik duruşu ve sert bakışları sinirime dokunmuştu. Bir insan bu kadar iyi olamaz demiştim. Mutlaka bir bozukluğu olmalıydı henüz keşfedilmemiş. O zamanlar güneydoğu, inşaat amelelerinin doğdukları yerlerdi bizim gözümüzde. Kırolar yaşardı. Oradan pek adam yetişmezdi. yetişse de oralı olduğunu gizlerdi. Sonra bize leprayı anlattı. Fotoğraflar gösterdi. Oradaki küçük çocukları, burunlarında akan sümüklerine rağmen hiç güzelliği bozulmamış evlatları gösterdi. İyileştirdiği yüzlerce hastanın dışında giden komunist öğrencilerin çektikleri fotoğraflardı. Oniki eylül olup bitmişti ama hala kimin akıncı kimin komunist kimin faşist olduğunu anlıyabiliyorduk. Böyle şeyleri solcular yapardı. Bense bir inek öğrenciydim. Bu hoca da olsa olsa “komunist” olmalıydı.Ne Türk islam sentezi ne de dindar olabilirdi. Dinci hiç olmazdı. “Demokrat” olamazdı çünkü parayla derdi yoktu. O dersten sonra Bakırköydeki Lepra Hastanesine gittik birkaç arkadaş minibüsle dolmuşla. Oradaki on onbeş hastayı ve çektiklerini görünce anladım Türkan Hocanın nasıl seçilmiş bir insan olduğunu. O Hastalardan yüzlercesinin olduğu köylere gidiyor onlara yardım ediyor, onları iyileştiriyordu. Kendisini bir daha staj boyunca görmedim çünkü yine Van’a gitmişlerdi.
O zamanlar pekeke doğrudürüst bilinmezdi.

Aradan yıllar geçti.
İki yıl önce bir kongre açılışında konuşma yaptı. Kardelen projesini anlattı. “Off” dedim. “İşte bu kadın ülkenin lideri olursa fitne fücur ortadan kalkar. Karanlıklardan aydınlığa bu kadın çıkartır adamı.” Gözlerim yaşardı. Ayakta alkışladım. Fotoğrafını bile çektim. Toprak ağalarıyla, sözde miletin temsicileriyle yaptığı konuşmaları anlattı. Kardelen öğrencilerinin büyüyerek öğretmen olmalarını anlattı. Ağlayanlar vardı ama ayıplamadık. Bin kişilik salonda onun annesinin hiristiyan olduğunu düşünebilecek durumda kimse kalmadı, kalamadı. Herkes duygulanmıştı.

Vay be dedim. Güneydoğuda devletin yapamadığını kadın başına yapmış. Sonra Köy enstitüleri geldi aklıma. Onları İsmet inönünün kapatması… Dedim ki biz kanser olmuşuz da haberimiz yok. Bu ilaç gibi kadını doğuran “ana”nın eline sağlık. Öpesim geldi onu sarılarak ellerinden. Ama utandım.

Sonra bir sabah televizyonda gördüm. Sorgulanmış. Kanser olduğunu orda öğrendim. Benden çok herhalde 30bin kızı üzülmüştür hastalığına dedim. Ne kanseriydi bile diyemeden e-posta kutuma bir mektup düştü, Kayseri’den. Develiden. Meğerse beni kendisine bu kadar bağlayan ve sevdiren kadın katolik bir annenin vatan haini kızıymış. Dinlerini değiştirsinler diye misyonerlik yapıyormuş. Anında soğudum ondan. Nefret sardı içimi. Nasıl bu kadar saf olabilirdim. Nasıl inandım ona…. Kandırmacaydı demek herşey. O güzel idealler, o güzel umutlar… Sen ne hainmişsin be Türkan Hocam……………..

Not: Son cümleyi okuyup Kayseriden gelen salak mektuba inandığımı sananlar olmuş. Gerçek vatan hainlerinin din kisvesiyle ülkeyi oyduklarını bilecek ve anlayacak yaşta ve zekada olduğumdan son cümlemi onlarla alay ediyorum olarak algılayın lütfen. Hiçkimse Türkan Saylanın yaptıklarını bu kadar dangalakça küçük düşürmeye çalışmamalı. Tarih onu hakettiği yere koyacaktır. Kendisi vergilerimizle küçük gemiler alıp hormonlu mısırları tavuk yemi diye yutturmaya çalışanlar ve de yutanlar gibi unutulmayacaktır. Hilmi

Şiddet nedir (TPA Mart 2008)

2009 Nisan 20
hilmiapak tarafından

Çocukluğumda en önemli alışkanlığım yaz tatillerinde okuma fırsatı bulduğum çizgi romanlar, dayımın yurt dışından arada sırada getirdiği çikolatalar ve mahalle arkadaşlarımla yaptığım oyunlardı. Tabii haftada birkaç saat yayın yapan televizyon yayınları “ajans”lardan dolayı ilgimi çekmiyordu. Adeta “sokak çocuğu”yduk hepimiz. Paylaşmayı, kaynaşmayı öğrenirdik. Seyrettiğimiz en ağır çizgi film “Heidi” idi, Adile Naşit’in “uykudan öncesi “vardı. Okuduğum en savaşçı roman “Pal Sokağının Çocukları” idi. Benden sonraki nesile baktığımda çocuklarına yemek yedirmek için televizyonda reklamları açan anneler kuşağını görmekteyiz. Şimdiki çocuklar ve gençler “televizyon seyretmek” zorundalar adeta.  Çizgi film diye seyrettikleri rüyalarına giriyor, hepsi birer “Action-man”.

Burada sizlere televizyonun zararlarından bahsetmeyeceğim elbet, ancak bu sayıda editoryal yazı yazarken seçtiğim konu “savaş ve çocuk” olacaktı. Konuyu araştırırken baktım ki, çocukların kaç yaşından itibaren fanatik duyguları öğrendikleri, örneğin kaç yaşında aşırı milliyetçi olmayı öğrendikleri, daha da önemlisi nerede ve nasıl küçük kafalarına “savaşın gerekliliği”ni soktuğumuz konusunda bir araştırma yoktu. Tek bulduğum yazarların görüşleriydi. Bir de çok erken yaşta aşırı zorlayıcı ve baskıcı tutumun geleneksel olduğu ülkelerde fanatizmin ve “kamikaze” kültürünün gelişebildiğini okudum.  Sizlere diğer “savaş ve çocuk” makalelerindeki rakamları sıralayıp satırları çalmak istemiyorum, belki bunları biliyorsunuz, belki de duymaktan bıktınız. Ancak çocuk doktoru olarak acaba bizim de sorumluluklarımız nelerdir sorusuna yanıt aradığımda bulduğum net yanıt çocukların şiddeti nereden öğrendikleriydi. Belki bu konuda bir şeyler yapabilirdik ve şiddet yerine hoşgörü, nefret yerine sevgi, öfke yerine neşeyi yeniden kalplerine sokma sorumluluğunu yerine getirebilirdik. Belki sitelerde, apartmanlarda oturma kültürünü değiştiremeyiz bundan sonra. Ama ailelerin hangi vitaminleri kullanıp kullanmamalarına nasıl karışma hakkımız varsa, hangi televizyon filmlerini seyrettirip seyrettirmeme konusunda da engin bilgi ve yetkimizi kullanmamız gerektiğini düşünüyorum.

Televizyon yayınlarının başladığı 1955’lerden itibaren binlerce araştırma televizyonlardan öğrenilen şiddeti içeriyor. Buna “medya şiddeti” deniliyor. Hafta sonunda aile birlikteliğinin artması çabasıyla birlikte seyrettiğimiz bir macera filminden bakın çocuklar hangi dersleri çıkartır:

1. Şiddet nadiren cezalandırılır. Yapılan çeşitli araştırmalara göre filmlerde şiddetin % 70’i cezalandırılmaz.
2. Şiddet her yerdedir. Çocuklar ölümün bir şiddet sonucu olduğunu televizyondan öğrenirler.
3. Şiddet adalet içindir. “İyi adam”lar şiddeti kanun namına uygularlar ve “kötü adam”ları yola getirirler. Nadiren yaptıklarından ceza görürler.

4. Şiddet komiktir. Çizgi filmlerin bence en komiği olan “Tom ve Jerry”de her saniye şiddet vardır.

5. Şiddet keyif verir. Bilgisayar oyunlarından da bahsetmek isterdim ama başka bir editoryal yazıya kalsın.

Keyifli bir akşam yemeğinden sonra çocuklarımızın seyrettiği filmlere sahip çıkmazsak, “savaş ve çocuk” konulu daha birçok yazı yazmak ve okumak zorunda kalırız. Haydi, çocuk hekimleri iş başına.

Türk Pediatri Arşivi artık intırneyşinıl

2009 Nisan 20
hilmiapak tarafından

Türk Pediatri Arşivi Dergisi sayns sayteyşin indeks ekspandete girdi. Hayırlı olsun

Piramit nedir

2009 Nisan 20
hilmiapak tarafından

Yiyecek piramidi, gelir piramidi ya da mısır piramidi değil bu. Bu yönetim piramidi. En tepesinde her zaman bir kişi olur.

Eskiden; yani ne kadar eskiden derseniz; herhalde  dünyada ilk ekim biçimin Anadolu’da yapılmaya başlandığı  zamanlarda kıskanç ve hırsız doğmuş olan insanolmayan insanoğulları gene vardı ve çiftçinin buğdayına da konmak için can atarlardı.( neden mişli geçmiş yazmıyorsun, dili geçmişi tercih ediyorsun derseniz iddialı bir yazı olsun diye derim) Bu devirde iyi bir meslek türedi. Bu meslek insanoğlunun Cennetten kovulmasına neden olan egosunu ve hırsını taaa derinden etkileyen “yöneticilik” mesleğiydi. tabi o zamnlar seçim demokrasi falankrasi filankrasi yoktu. Biseps kası kalın olan kazanıyordu. O zaman bu yönetici kitleye yönetici denmiyordu. Genellikle “Bey” “Kral” ya da daha sonraki yıllarda da “padişah”,” imparator”  olarak anılacak olan bu zümre hayatını ortaya koyup canı pahasına çiftçiyi kolluyor ve koruyordu. Bu nedenle de çiftçi de ona buğdayının bir kısmını veriyordu. Vergi böyle çıktı. Tabi devlet de. (devlet kuşu kimdir nedir hiç bilmem. Ama bazılarının başına konuyor herhalde ki “Başına devlet kuşu kondu” diye bir deyim bile var). Sonra Romalılar bu sorumluluğu birkaç kişiye paylaştırma metodunu yani demokrasiyi ve cumhuriyeti uydurdular. Uydurdular diyorum çünkü onlara bunu gösterecek hiçkimse yoktu önceden. Daha sonra bu yöneticinin iyi kalpli olanları vatandaşım demeye başladı çiftçilere. Onlar da kendilerini “halk” olarak adlandırmaya başladılar. 

Ogün bugündür bu halk vergisini verir, hükümdarlar da değişik isimlerle onları korur ve gözetir. Onlara iyi bakana iyi devletlü derler, kasasını doldurmak için onları gizli gizli satanlara ne derler bilmiyorum. Ben bu yaşıma geldim hiç görmedim (!)

Bu tablo zamanla evrimleşti ve gelişti ama anahatları budur. Tarih kitaplarında okurken hep bu idareciler anlatılır da hiç halktan bahsedilmez. Bilirmisiniz ki bu piramidin tabanı kimdir ne yemiştir ne içmiştir? Dünyada ekimi ilk kim yapmıştır, ilk evler nasıldı? İlk dinler nasıldı? İlk evlilik merasimi, ilk bakkal, ilk doktor ….

Anadolu’yu tekrar sevip tekrar anlamak için “Anatanrıçadan Mevlanaya” kitabını okumanızı tavsiye ederim. Ankara’nın göbeğinden Hitit heykelini kaldıran kişinin ne kadar kültürsüz olduğunu anlıyacaksınız ve memleketinizi ve üzerinde yaşayanları bir o kadar daha seveceksiniz.

Atatürk’ün <Çiftçi milletin efendisidir> sözünü anlamak için onu sevmeniz gerekmez. Ancak O’nu anladıktan sonra zaten seveceksiniz. Allah’ın Türk’leri ne kadar sevdiğini de o zaman anlayacaksınız. O “Sevgi” olmasaydı bizim bağrımızda açar mıydı o çiçeği? Açtı mı başka yerde?

Şimdilerde yeni bir akım var…tehlikeli bir akım.  ”Atatürk ödülü”nü elinin tersiyle iten şu nelson mandela’ya övgüler düzen ve onu örnek göstererek bebeklerin katilini ev hapsine isteyen ve mandelayı örnek veren “sözde ” aydınlarımız oturdukları 3 katlı villalarının deniz manzaralı balkonlarında okusunlar bu kitabı. 

İnsanları kuyruk olup olmamasına göre de bölebilirsiniz ama vatan bölünmez. Bölünmedi. Her ailede bir ondan bir bundan mutlaka vardır.

Hürriyet’ten Yılmaz Özdil’in 15 mart 2009 tarihli yazısı

2009 Mart 16
hilmiapak tarafından

 


Türkiye’den sıkıldığım zaman İzmir’e giderim ben.

Simite gevrek deriz biz…

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için…

Yengen’i yeriz.

Sen sigorta dersin… 

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız…

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan
gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta
60′ar 80′er midye yeriz, istifno severiz, cibez’e bayılırız; gece 3-4
gibi boyoz’a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur
bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır…

*

Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da
tavlayamazsın ha… Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının
erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı
vardı lisede… Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense,
İzmirli kadınlar alır kupayı… Erkekleriyle kahveye giderler çünkü…
Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler… Askılı giyerler,
şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin…
Gönül Yazar’ız, Sezen Aksu’yuz; bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı
deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina’yız… Sensin Varoş! Biz
tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

*

Erkeklerimiz de fena değildir hani… Detaya girmeyeyim,
Ayhan Işık, Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana…
Ertuğrul Özkök’ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış…
Ayıptır söylemesi, Mahsun Kırmızıgül’le Alişan’ı ayırt edemeyiz biz.

*

Gülümseriz.

*

Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri…
78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald’s’ın bunalıma girdiği tek
şehirdir… Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile
düşsek, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz… Sana ne
birader, keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol
yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta
Dikili, Foça, çipurayız… Pak Bahadur’u özleriz… Durup dururken
faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız… Hava
güzel, daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh
tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir’de.

*

Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi’ne
bakanı bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını
kaldırmaz, birbirine sorar saati! Rahatızdır… Çocukları Kemeraltı’da
kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir,
çıkışta Kemeraltı Karakolu’ndan alırız… Ağlayıp zırlamak bi yana,
çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi mi…
Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22 Ağustos
saat 20′de tiyatro başlıyor… 20.30′da geliriz… Sanatçılar da
İzmirliyse, tiyatro zaten 21′de filan başlar… Uçak 6 saat rötar
yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir
bu… Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider.
Pratiktir… 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202′dir. Tek tek isim
vermeye üşeniriz.

*

35′imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız… Arkadan sirenleriyle isterse
Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına
yol vermeyiz.

*

Özetle, arızayız!

*

Erkek çocuklarına en çok “Efe” adı konulan şehirdir orası… Zeybek duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar
oynarız. Hasan Tahsin orada, Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde
Hanım bize emanet, bize… Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız…
Sokak sokak, bulvar bulvar, Milli Mücadele Müzesi’dir… İstanbul’daki
gibi Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur orada… Ankara’daki gibi
Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek… Recep Tayyip
Erdoğan Kavşağı’nı teklif etmez hiç kimse.

*

Bakın, Tayyip Erdoğan dedim, aklıma geldi… Bugün İzmir’de
miting yapacakmış Başbakan.

*

Kendisine ev sahibi olarak, Ayla Dikmen’in Kordon’da üstü
açık otomobille gezerken söylediği ve Türkiye’nin anca yıllar sonra
keşfettiği parçasını armağan ediyorum:
 
“Ben söylerken gülmedin mi? Falımızda ayrılık var demedim mi? Anlamazdın,
anlamazdın…”

 

 

Benim Notum: Ağzına sağlık .. Bu yazıyı bana gönderenlerin de yüreğine sağlık. Özledim İzmir’i..