Dr Hilmi Apak’s Web-log

Just another Personal Weblog

Mustafa Kemal’i olmayan bir Sevr kulvarındayız.

(Yaşar Nuri öztürk Hocayı bir gün hastanemizin dindar hocalarından birisinin odasında görmüştüm. O zaman sadece gazetelerden eşinin başının açık olması nedeniyle tanıyordum. Milletvekili de olmamıştı. Ama artık herkes gibi ben de onu iyi tanıyoruz. Kendisinin de Atatürk gibi görevlendirildiğini ve İslam’ın aydınlık yüzünü dünyaya tanıtmak istediğini biliyorum. Bugün güzel bir yazısını okudum. Tam da hislerime tercüman olduğu için kopi-peyst yaptım. Umarım bana kızmaz.)

Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği

Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği

Batı’nın, özellikle Avrupa’nın Türk Ordusu’na kini tarihin tanıdığı en amansız kinlerden biridir.

İngilizler İstanbul‘u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/13 8)

Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarı döneminde tanık oldu. Anımsayalım, bir AKP ‘milletvekili’nin TBMM‘deki ‘Mareşal Atatürk’ tablosuyla, TBMM‘de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000′li yıllarda tartışılmıştı.

Aynı AKP‘nin kurmay isimleri Türk Ordusu’ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin,Türk Ordusu’na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve başkentin ‘askerî bir kent’ görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.

Ayrı ve talihsiz bir örnek…

Ne ilginç! Atatürk’ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyle yapmaktalar.

Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:

“Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi.” ((Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/13 8)

Bugün de aynı değil mi?

İlker Başbuğ’un İsrail gezisi sırasında çekilen resimleri ve bunların dinci bir gazetede yayınlanması, Türk Ordusu’ndan rahatsızlığın tarafları arasındaki yardımlaşmanın yeni bir belgesidir. O fotoğrafları o dinci gazeteye kimler servis yaptı? Her halde turist rehberleri değil.

TÜRK ORDUSU NEDEN RAHATSIZ EDİYOR

Batı’nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp Türk tarihinde aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.

Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece ‘asker’ olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde…

Türkiye’nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.

Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu’nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde…

Batı’da; demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa‘da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:

1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon’un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa dönüş, 1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871′de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.

Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk’ün eşsiz dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk’e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini, tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.

Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.

Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk’ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.

Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye’nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.

İşte bugün bu ‘mümkün’ gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye’de, Atatürk’ün Anıtkabri’ni yok etmeyi Kâbe’yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.

Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKPyi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP‘de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun her şeyi bulmasındandır.

O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:

1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,

2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.

Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:

“Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 17/290)

İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı’yı rahatsız eden temel sebep budur.

Bu temel sebebi bilmeden Türkiye’nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.

AKP‘NİN DIŞ POLİTİKASI

Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP‘nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır. Eğer ‘basiretsiz’ tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.

Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.

Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.

İLK ADIM MGK

Türk Ordusu’nu etkisizleştirme operasyonu, MGK’ya tasallutla başladı.

Tabiî önce MGK, sonra da devamı…MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..

Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa’nın bir tür ‘üst kurmaylar Grubu‘ olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur…O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB‘ye üye yapacaklarını sanmak da öyle…Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK’nın kolu-kanadı kırılıp ’sivilleştirilme’ işlemi TBMM‘de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.

MGK’nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu’na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.

6 Ekim 2004 İlerleme Raporu’nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları’nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi’ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi’ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.

Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:

“Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB’nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor.” (Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, s.27-2 8)

Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.

SÖZÜN ÖZÜ

Avrupa’nın Müslüman Türk’ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr’i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.

Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.

Mustafa Kemal Atatürk‘e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.

Şimdi, Türk yeniden ‘Hasta Adam‘ haline getirildi. Düyunu Umûmiye, değişik adlar altında yeniden yaratıldı. Sevr’in şartlarını, çeşitli gerekçelerle ’sineye çekilir’ bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.

Batılı-Haçlı için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.

Mustafa Kemal’i olmayan bir Sevr kulvarındayız.

2, Temmuz, 2008 Yazan: hilmiapak | Düşünüyorum | | Yorum yapılmamış

dünyayı kurtarmayı düşünmek için geç değil

Bolivya Başkanı Evo Morales, gezegeni kurtarmak için kapitalist modelin terk edilmesi ve Kuzey’in “Ekolojik Borç”unu ödemesi gerektiğini söyledi. BM’nin VII. Bölgesel Forumunda Morales tarafından sunumu yapılan 10 maddenin ilkiydi ve uzun konuşması yıllık toplantının katılımcıları tarafından alkışlandı.

Morales Ayma, gezegenimizi yaşamı ve bütün insanlığı korumak için 10 madde sıraladı. Bunların başlıcaları; gezegenimize saygı, savaşlara son verme, dayatma olmayan karşılıklı ilişkiler, su ve toprağın insan hakki olması, temiz enerji, biyoyakıtların terk edilmesi, temel hizmetler, yerel olarak üretilenlerin öncelikli hale gelmesi, kültürel çeşitliliğin teşvik edilmesi ve sosyalizmle “iyi yaşama” düşüncesi ve gezegenimizle uyum içinde olma.

Başkan insanlığın, hayatın ve gezegenimizin önünde iki yol olduğunu belirtti. Ya gezegenle ve üstündeki yaşamla uyum içinde yaşam biçimi benimsenecek ya da kapitalizm ve ölüm dünyaya hakim olacak.

Morales gezegenimizi kurtarmanın tek yolunun, bencil bireyciliğe ve kar hırsına götüren düşünce tarzına son vermekle olacağı konusunda ısrarlı. Yerel halklara köylülere ve dünya devletlerine; gerektiği kadar tüketmelerini, yerel olarak üretilene öncelik verilmesini ve fazlalık ve lüksten uzak durulması gerektiğini söyledi.

Başkan, iklim değişiminin gezegendeki insanlardan kaynaklanmadığını, hakim kapitalist sistemin sınırsız gelişen sanayisinin bir ürünü olduğunu söyledi. İşte bu nedenle insanlığın sömürülmesinin ve doğal kaynakların talan edilmesinin sona erdirilmesinin önemli olduğunu hissettiğini de ekledi.

GEZEGENİMİZİ KORUMAK İÇİN ON EMİR:

1. Gezegenimizi korumak için kapitalist sistem yok edilmeli, dış borç ödeyen güney ülkeleri değil, kuzey ülkeleri dünya genelindeki ekolojik borcunu ödemeli.

2. İmparatorluklara, ulusötesi şirketlere ve birkaç aileye hizmet eden, fakat halklara yararı olmayan savaşlara SON VERİLMELİ ve anlaşmaya gidilmeli. Savaşa ayrılan milyarlarca dolar yanlış kullanım ve talan yüzünden zarar gören gezegenimizin düzeltilmesi için kullanılmalı.

3. Ülkeler arasında emperyalizm ve sömürgecilik olmadığı bir dünyada, hakimiyet değil birlikte yaşama ilişkisi geliştirilmeli. İki ve daha çok taraflı ilişkiler önemli çünkü bizler diyalog ve sosyal birliktelik kültürüne inanıyoruz. Bu ilişkiler bir ülkenin diğerine bağımlılığını getirmemeli.

4. Su insan hakkıdır ve gezegendeki bütün canlıların hakkıdır. Suyun özelleştirilmesi bu nedenle doğru değildir.

5. Doğayla dost, temiz enerji kaynakları geliştirin ve enerji israfını durdurun. 100 yıl içinde milyonlarca yılda oluşmuş fosil yakıtlar tükenecek. Biyoyakıtları özendirmeyin. Bazı ülkelerin topraklarını insanlara gıda sağlamak için değil lüks araçların biyoyakıtı için kullanmaları kabul edilemez. Bu konuda hükümetlerle tartışılmalı ve toprakların insanlığın yararına kullanılması gerektiği bilinci yaygınlaştırılmalıdır.

6. Gezegenimize saygı gösterin. Kabilelerden ve yerli halkların tarihsel öğretilerinden gezegene nasıl saygılı olunması gerektiğini öğrenin. Toplumun tüm katmanlarında gezegenimin annemiz olduğu konusunda ortaklaşa toplumsal bilinç geliştirilmeli.

7. Su, elektrik, eğitim, sağlık, haberleşme ve toplu taşımacılık gibi temel hizmetler insan hakkı olarak görülmeli, özelleştirilmemeli ve kamusal hizmetler olarak kalmalıdır.

8. Gerektiği kadar tüketin, yerel olarak üretilene öncelik verin, çok ve lüksten kaçının. Milyarlarca insan asgari standartlarda yaşarken bazı ailelerin lüks düşkünlüğü kabul edilemez.

9. Kültürel ve ekonomik çeşitliliği teşvik edin. Farklılıklarımız bizim doğamızda. Beyaz, kahverengi ve siyahların kaynaştığı bir devlet.

10. Herkesin iyi yaşayabilmesini istiyoruz fakat bu başkalarının kötülüğü pahasına olmamalı. Gezegenimizle barışık sosyalist toplum inşa etmemiz gerekiyor.

28 Nisan 2008 (internetten)

11, Haziran, 2008 Yazan: hilmiapak | Düşünüyorum | | Yorum yapılmamış

İnternetten bulduğum mecburi hizmet yorumu

Sağlık Bakanı OSS Başkanına demiş ki: Her yıl 5000 doktor mezun oluyor. Siz de 5000 TUS kadrosu açıyorsunuz. Lütfen açmayın da biz de mecburi hizmete adam bulalım.
Sonra sayı bu sene 2500 e düştü. Ama biz bunu hiçbiryerde okumadık görmedik. Siyaset budur işte. Kölen var mı makbulsun.

Yeğenim Ceren’in zekasını ve enerjisini doktor olmak isteyerek harcamasına (=benim yaptığım hatayı yapmasına) engel olacağını bilsem bu yazıyı ona zorla okuturdum..
Şimdi gene internette bir arkadaşımın yazısını gönderiyorum:
Bundan sonrasının sorumlusu ben değilim….

ODTU mühendislik bölümlerini 2 yıl daha uzatsalar toplam 6 yıl , eğer 6 yılda bitirebilirsen diplomanı almak için seni doğuda iki yıl çalıştırsalar.
Bir de master yapmak istersen 2 yıl yerine 4-5 yılda yapacaksın, sonra senin master sertifikanı alabilmen için 2 yıl daha doğuda hizmet vermen gerekir deseler.
Bu yılların en az yarısında 6+5: 11 yıl / 2,5 - 5 yıl, 3-4 günde bir odtude gece kalıp nöbet tutacaksın deseler .
Hayır ben devlette çalışmıycam Arçelik’te iş buldum diyene, olmaz benden hem sen hem Arçelik izin almalı, ben kimi uygun görürsem deseler.
Kötü koşullarda az paraya çalıştırsalar ve 24 saat hizmet bekleyip istediği saat te seni arama hakkını kendilerinde görseler.
Sen yıllardan sonra ekonomik olarak daralırken okumayan yada daha kolay bölümlerde okuyan arkadaşların senden daha iyi yaşasa. ne yapardınız ?

KENDİ KENDİNE SÖYLENİP ÇALIŞMAYA DEVAM EDERDİNİZ
ÇÜNKÜ BİZLER CAHİL VE KÖTÜ NİYETLİ ÇOBANLARIN ELİNE DÜŞMÜŞ ÖKÜZLERİZ.

11, Haziran, 2008 Yazan: hilmiapak | Düşünüyorum | | Yorum yapılmamış

Ne oluyor bize?

Ben çocuklarımı savaş, kavga, huzursuzluk olmayan bir dünyada büyütmek istiyorum.

Siz; memlekette kardeşi kardeşe düşman edenler, bu ülke bölününce ne olacağını zannediyorsunuz? Yeniden birleşip kurtulacağız. Biz cıva gibiyiz. Birbirimizden bir süre için ayrılsak ta, nefret etsek te yeniden bir araya gelmemiz bir doğa işidir, Allah’ın lütfudur.

Siz kardeşinizi islamcı, laikçi olarak ayırdeden gençlik: yanlış yollara sapmayın. Kalbinizdeki sevgiyi yok etmeyin, şartsız, sınırsız ve kuralsız sevin herkesi.  Herkesin düşünce özgürlüğünü de sevin. Ona ihtiyacınız olabilir birgün….

19, Mayıs, 2008 Yazan: hilmiapak | Düşünüyorum | | Yorum yapılmamış

Köy Enstütüleri neden kapatıldı

Bugün saatli marif takvimide 17 nisan adı altında diyor ki köy enstütüleri kapatıldı. Şu kişi tarafından kuruldu, şu kişi tarafından siyasi nedenlerle kapatıldı. Sonra bir arama yaptım. Aman efendim; kapatılmasınmıymış,  efendim o köy enstütülerine gidenler sonra köyü terkedermiş, okuyan az olduğu için yapılmış şimdi gerek kalmamış, dinsiz yetiştirirmiş, komunist yetiştirirmiş.

Bence istemeyen gitmezdi olurdu biterdi. Ama esas niyet soğuk savaşı ve taktiklerini uygulayıp birşeyleri yıkmak…

Ülkemizdeki sorunlara bakıyorum da en önemli sorun “insanlar arasında iletişim”. Ben karşıt görüşlü bir taksi şöförüyle tartışıyorum. Ama kavga çıkmıyor. Arabasının kapısını kırmıyorum. O da gözlüklerimi.

İkinci eksiğimiz sevgi, üçüncüsü saygı.

Köy enstütüsü olunca ne olur? İstemeyen gitmez. Gidenler de faydalanır. Benim arkadaşımın annesi köy enstütüsünde piyano çalmayı öğrenmiş. Okumuş çocukları var. Hepsi faydalı insanlar. Hiçbirisi de dinsiz değil.

Köyde kütüphane olmasının kime zararı vardı ki. Ya da Ayşe teyzenin piyano çalmayı öğrenmesinin….Eminim kapatılmasaydı bu kurumlar bugün Ab peşinde koşmazdık tüm dünya bizim peşimizde koşardı.

Biz bir nöbet teslimini 40 dakikada bitirebiliyoruz. Koskoca ülkeyi yönetenler bakanlığı bir el tokalaşması süresince teslim edip eski görevlileri de işten uzaklaştırıp herşeye yeniden başlıyorlar. Bu ne demek? Bu saygı yok demek.

Ben kalplere sevgi, akıllara saygı gelmesinin, para hırsının tatminsizliğin gitmesinin zamanı geldi de geçiyor diyorum. Siz hala düşmanlık devam etsin mi diyordunuz?

17, Nisan, 2008 Yazan: hilmiapak | Düşünüyorum | | Yorum yapılmamış

Facebook

Galiba ilkokul öğretmenime ve arkadaşlarıma ulaşmama az kaldı. Hissediyorum. Gençler hemen ulaşmışlar baksana. Ama ben ümidimi yitirmedim. Mutlaka erişeceğim.

23, Ekim, 2007 Yazan: hilmiapak | Blogroll | | Yorum yapılmamış

Allah Allah..

http://www.youtube.com/watch?v=_S7-nAeiEqU
Gizli kamera çekimi demişler ama değil. Adam bilerek konuşuyor. Hem de kaç kez.
Diyor ki: Yolun ortasında bir kere daha durup düşmanı kışkırtmayın.
Şimdi altında da bizim birtakım gençlerimiz birbirlerine sataşıyorlar. Kimisi onu övüyor, kimisi de küfrediyor.
Birisinin bile aklına bu düşman kelimesi gelmiyor. Nedir bu düşman?
Ben kendimi 1923 yılında kurulmuş olan ve ismi “Türkiye Cumhuriyeti” olan, anadili Türkçe, laik, demokratik hukuk devletinin vatandaşı olarak görüyorum. Peki bu insanlar ne olarak görüyorlar? Yanıldığım birşey mi var? Anadolu da biz kime karşı mücadele edip bu ülkeyi kurduk?
Mücadele ettiğimiz “işgal ettiğimiz” bu topraklarda yaşayan insanlar sonradan bize düşman mı oldular? Yoksa bu aşağılık adamın yaptığı gibi zavallı gençleri kendi memleketlerine düşman mı ettiler?
şeriat getirmek için diyerek…

1, Ekim, 2007 Yazan: hilmiapak | Düşünüyorum | | Yorum yapılmamış

Türkiye yeni bir devlettir

Sevgili Tükçe okuyabilen dünya vatandaşları. Türkiye büyük bir alanı Anadolu’da bir kısmı da Evropada olan çok sevdiğim ülkem. Bize derslerde öğretilen ile gerçek arasında fark var mı diye düşünüyorum. Türkiye Osmanlının devamı mı yoksa ayrı bir ülke mi… Sanki gerçekte ayrı bir ülke de Osmanlı Beyliğinin devamıymışız gibi bir beyin yıkama ve bugünlere geliş.
Biz Osmanlının ecdatlarıyız filan.. ben memleketini kapütilasyonlara satan sonra da bırakıp maltalara kaçan bir ecdadın torunu olmaktan pek zevk almadım. Ne demek istediğimi anlamak için kendimize şu soruyu soralım. Türkiye 1. dünya savaşından çıktıktan sonraki yüzölçümle kalsaydı biz kendimizi hala osmanlının torunu mu görecektik? Bilmiyhorum. Yıkanmış beynim bir cevap bulamıyor. Bilmemne katliamı denilen olaların da muhattabı da niye biz oluyoruz onu da anlamış değilim. 1923 te kurulmuş bir ülkeyiz. bence biraz tarih kitaplarına stratejistler el atmalı ve bu yanlış propagandalara dikkat koymalıyız.
Elime geçen bir yazıyı kopi-peyst yaptım buyrun okuyun: (Son cümleye imzayı atalım hep birlikte. Biz yeni bir ülke kurduk. Atalarımızın topraklarında. Ama yeni. Kurucumuz da Mustafa Kemal Atatürk. Bu ülkede bazı insanlar sonradan “ben bunu da beğenmiyorum değiştirelim”, “burası benimdi. Alalım.” diyorlar. Bunlara “HAYIR” derken kendimize güvenelim biraz. Bu ülke Osmanlı gibi yönetilmiyor. Bu ülkenin 6 ok’u var. Bu ülkenin şanlı bir ordusu var. Sadece Kurtuluş savaşında değil, Kore’de Kıbrıs’ta sesimizi dünyaya duyurduk. Bugün ülkeyi osmanlılaştırmak isteyenler Atatürk devrinde “Türkiye değil, osmanlıyı kuralım ne gerek var” diyenler. Kandırıyorlar bizi ve sizi. Onlara hep birlikte diyelim ki: Artık çok geç. Bu ülke Türkiye. Bu ülkeyi Atatürk kurdu. O’nu silmek demek ülkeye ihanet etmek demektir. Bu konuyu da böyle anlayalım. Tabi islami şartlanmalarla ve ırkçı söylemlerle yıkanmış beyinleriniz izin verirse. Aşağıda yazılanlara hak verelim ama onu değiştirmek için de uğraş verelim)

(Yazanın eline sağlık- anonim)
TÜRK OLMAK

Türk olmak,
Osmanlı’nın borcunu ödemektir, hovarda babanın borçla yasayan evladı gibi.
Kosova’da ve Bosna’da, Bati Trakya’da ve Makedonya’da, bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabini vermektir.

Türk olmak,
Kıbrıs’ta, Hocali’de, Anadolu’da ve Balkanlar’da soykırıma uğrayıp, yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak,
Faşist olmaktır, vatanına, yurduna, tarihine sahip çıktığınca.
Türk olmak, ‘demokrat ‘ ve ‘çağdaş’ olmaktır, vatanına, yurduna, tarihine sahip çıkmadığınca.

Türk olmak,
Lisanının Avrupa’da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini anlatamamaktır.
Avrupa’da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir suru asır önce Viyana’yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir, sadece kuşatıp, Napolyon gibi bütün Viyana’yı yakmadığı için.

Türk olmak,
Selanik’te Pontus Anıtı’nın, Viyana’da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta’da papazin üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.
Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımada da misafir muamelesi görmektir.
Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, ayni zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Türk olmak,
Arabaya koşulan ilk atin vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği, her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta… kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak;
Troya’dan bu yana, Sümer’den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.

Doğu Roma’yı da Bati Roma’yı da yıkıp, yeni Roma olan AB’ye girmeye çalışmaktır Türk olmak.

Türk olmak,
Mostar’da köprüdür,
Kerkük’te kaledir,
İstanbul’da Kızkulesi’dir,
Anadolu’da buğdaydır,
Çukurova’da pamuktur,
Ege’de tutun,
Karadeniz’de fındık,
Trakya’da ayçiçeğidir.

Türk olmak,
Çanakkale’de ölmektir.
Çanakkale’de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanene taşımaktır.
Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlından helallik almaktır.

Sabahları odana rahmet dolsun diye, cami açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir.
Balkon kösesine kuşlar için, kisin ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır.
Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak,
harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekeliğini reddedip…
Tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile…
paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen…
Yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak,
Askere davul-zurna ile uğurlanmaktır…
belki de dönmeyeceğini bilerek.
Türk olmak,
Annenin ardından” bir oğlum daha olsun, onu da göndereceğim” demesidir.
Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken “vatan sağ olsun” demesidir.

Türk olmak,
“Türk çayında radyasyon olmaz” yalanları dolanları ile yasamaktır.
Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak,
Ecdadın yasadığı kıtlıktan dolayı, cayın yanında gelen sekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Ayni nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır.
Göz hakkına, diş kirasına saygıdır,

Türk olmak.
Evindeki bir kap asin yarısını tanrı misafirine vermektir.
Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak,
Milli maçta ağlamaktır.
Ayhan Işık’a, Belgin Doruk’a aşık olmaktır.
Türk olmak,
Aşkını ölesiye sevmektir.
Aşkı için ölmektir, öldürmektir.
Sevdiceginin elini bir kez tutamadan toprağa girmektir.
En güzel ask şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.

Türk olmak
Yunus’u bilmektir, Aşık Veysel’i sevmektir.
Mevlana’yı, Haci Bektas-i Veli’yi ve Hoca Yesevi’yi…
-tek bir satirini okumasa da-
yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak,
Saz çaldığında, ney üflendiğinde, koş dövüldüğünde ve kaval çaldığında yüreğinin derinlerinde bir sizi sezmektir…bir de Yemen Türküsü’nde…

Hayatin sana verdiklerine “nasip”, vermediklerine “kısmet” demektir.
Her isin “hayırlısına” inanmaktır ve “feleğe” küfretmektir
ve ağlamamak için…
çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak,
Asya’da batili, Avrupa’da doğulu diye tepki görmektir.
ırk sözünü bilmeden yasamak, yaratılanı Yaratandan ötürü sevmektir.

Türk olmak,
Mahalle maçı için ayni saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak
En zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.
Zor istir Türk olmak.

Türk olmak,
Anadolu’da her düsen yağmur damlasına hamletmek, her çıkan basak için şükretmektir.

Türk olmak,

Medeniyetler mezarlığı Anadolu’da dik durabilmektir

17, Eylül, 2007 Yazan: hilmiapak | Düşünüyorum | | Yorum yapılmamış

Türk fotoğrafçısı

Bir Türk Fotoğraf Sanatçısının web sitesine takıldım az önce. Bakmadan geçmeyin. Kendisini tebrik edin kalbinizden. http://www.alpalper.com/kitap/kitap.html

17, Eylül, 2007 Yazan: hilmiapak | Uncategorized | | Yorum yapılmamış

Kubuntu çok güzel, windowsa son

Artık windowsu unutup ubuntu öğrenme zamanı. Hiç durmayın. Artık hem mikro hem de soft olan adamı zengin etmeyelim. Burada herşey var.

9, Eylül, 2007 Yazan: hilmiapak | Uncategorized | | Yorum yapılmamış